KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 422

 13 Ocak 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : Firdevs Streisand!..


Merhabalar,

Dün bir yorumdur tutturduk Popstarı unuttuk. Aşkolsun bana. Hatamı telafi ederek gecikmiş haftalık yorumlarıma başlıyorum efendim. Sonlara yaklaştıkça işin duygusal boyutu artıyor. Oyvericiler performans değerlendirmesini birkenara bırakıp yüreklerine kulak veriyorlar. Bize de bu yakışır tabi. Şimdi Bayhan diyeceğim birkaç kişi aavvv diyip başını çevirecek biliyorum ama gene adım gibi eminim ki o baş çevirenler yarışma sırasında içine düşmüşlerdir. Haksız mıyım başçeviriciler? Genç adam eline verilen her ödevi başarıyla yerine getiriyor işte. Katıla katıla gülmeyi bekleyen insanları 'Bravo' diye bağırtıyor. 'Bu adamdan popstar olmaz' diyenlere inat başarıyla sürdürüyor yarışı. Benim primadonnam Firdevs Streisand tabiki. Her hafta 3 oyu var benden, helali hoş olsun. Gün gelecek bu kızın elinden tutmuştum diye böbür böbür böbürleneceğim. Elena gidince üzüldüm ama ciğere çökmüş, itiraf edilemez, ırkçılıktan mıdır nedir, diğerleri gitmedi diye de sevindim. En başarılı olduğu hafta elenmesi de ayrı bir hoşluk yarattı. Yolun açık Elena merak etme sen...

Geçen hafta bizim ankete popstarı koyunca çatlak bir iki ses 'bu ne ya, yakışıyor mu KM'ye' gibi nefaset kokan sözler söylediler. Öyle bir yakışır ki güzel kardeşim. Aydın olmak, entellektüel olmak dünyaya at gözlüğü ile bakmayı gerektirmez. Bu derece ilgi çeken güzel bir şovu yok sayıp komik duruma düşmez. Sürekli belgesel ve haber programları seyreden benim cici entellektüel kardeşlerim(!?) için benim yapabileceğim birşey yok ancak aldığım duyumlara göre TV yapımcıları karar almışlar belgesellerin arasına popstarı parça olarak yerleştireceklermiş. Yandınız, şimdi ne seyredeceksiniz? Birşey daha var. Bu sitenin editörü sıkı bir popstar izleyicisidir. Eğer bu durum, aydın ve entellektüel karizmasına çizik atacaksa seçimini popstardan yana kullanacaktır. Ayrıca kendisi belgeselden ziyade film ve dizilere düşkündür. Film seyrederken çekirdek çitlemeyi, yalnızken yellenmeyi, kimse görmüyor diye düşündüğü anlarda burnunu karıştırmayı sever. Yani kendisi sizin benim gibi sıradan bir insandır. Eee bu adamın editör olduğu sitenin hali de budur be güzelim. Firdevs'e oy atmayanın elleri soğuktan morarsın emi.

Dün bundan böyle Enişteyle birarada olacağımı söyleyince ilginç tepkiler aldım. İlginçliği genel mesajın 'Ohh bundan sonra çok daha güzel KM okuruz.'du. Ama öyle değil ki be canlarım. Eniştemin de benim de para kazanmaya çalıştığımız işlerimiz var. Kahve Molası cep doldurmak için yapılmadığından iş saatlerinde ilgilenilmesi zor oluyor. Bizimkisi diğer işlerde bir işbirliği, ama KM'de gönül birliği. Yani mutfakta birşey değişmedi, Eniştem herzaman olduğu gibi gönülden desteğini sürdürüyor. Bunu söylememin nedeni 'Artık 2 kişi oldunuz, haydi bakalım kuş kondurun' diyebileceklere karşı önlem almak. Sakın yanlış anlaşılmasın. Haydi kalın sağlıcakla...

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,409,409,409,409,409,409,409,409,40
              15 Kahveci oy vermiş.
3 Yorum var. Yorum Yaz / Oku
Şeref Oğuz

 DuyuYorum : Şeref Oğuz


   Yalnız mı tek başına mı?

Seçme şansın varsa, en azından bir süre için harika bir şey olabilir yalnızlık.
Bundan başka seçenek bırakılmadığı için yalnız isen, çıldırtıcı da...
Duygu ikliminin "ihtişam ile sefaleti arasında bir yerde" salınır yalnızlık. Senin yalnızlığı nasıl algıladığını da "yalnız"laştırmanın hangi tarafında olduğun tayin eder.
Ama sonuçta yalnızsın. Yani tek başına!
Heyyy bir dakika, galiba "yalnız"lıkla "tek başına"lığı karıştırdın!
Tek başına olmak, tercih edilebilir. Oysa yalnızlık, isteğe bağlı bir seçim değildir. İyi düşün; yalnız kalmayı istediğinde, "tek başına" kalmayı kastediyor olmayasın?
Tekbaşınalık, kabul edilir bir şeydir. Tek olmayı seçmiş ya da etrafındaki onca insana rağmen;
kalabalıklar içinde "tekbaşınalığının" farkına varmış olabilirsin.
Oysa yalnızlığı, ancak hissedersin.
Şah damarından daha yakın durur sana. Gel demeden gelir, git dersin gitmez.
Sevdiğinin saçlarını, memleketin kokusunu özlemektir bazen. Bazen de ulaşamadığındır, yanında olmayana biriktirdiğin hasretin hasadıdır.
Buuraya kadar iyi gidiyordu... Galiba ben de karıştırdım! O halde ikisini nasıl ayırt edebilirim? Aslında çok basit bir test önerebilirim;
Çift kişilik yatakta tek yatıyorsan ve huzursuz isen, "yalnızsın" demektir.
Huzurluysan, "tek başına!"
"Döşekler yalnızları; itmese, dürtmeseydi..."
Tekbaşınalık, tercihlerin gerçeğine dayanır, yalnızlık ise hissettiklerine...
Bir yaz akşamında onca kalabalığın arasında ellerin cebinde yürürken "ıslık çalıyorsan" tekbaşınasın, ağlıyorsan yalnız.
Gemi kalktığında rıhtımdakini unutabilmek. Gemideysen artık "tek başına"sın, rıhtımda isen artık "yalnız!"
Köşe bucak kaçsan da inkar etsen de yalnızlık asla seni yalnız bırakmaz.
Yalnız geldiğin bu dünyadan zamanı gelince yalnız göçmeyecek birini tanıyor musun?
Yalnızlık unutulmaz.. Sadece "yeni yalnızlıklarla" kullanışsız hale getirilebilir. Unutma gayreti, yalnızlığın altını çizer, onu daha da gözümüze sokar yalnızca.
Ve yalnızlık en çok, "öteki"ne ihtiyaç duyduğumuzda kanırtır yüreğimizi...
"Öteki" artık yoktur ve bunun için senin yapabileceğin bir şey yoktur.
Ama "öteki" yok fakat onu sen "ötelemişsen", tek başınasın, "yalnız" değil. En azından sen yanındasın sen'in. Eğer kendini de "sen"den ötelememişsen.
Sen! Tek başına olan... Başını alıp gidebilirsin her yere... Başına buyruk.
Sen! Yalnız olan... Kendini ve yaşadıkların kalsın.. Yalnızlığını al ve git.
Tek başına'lığını tercih ettim, yalnızlığın sende kalabilir.

Şeref Oğuz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,799,799,799,799,799,799,799,799,799,79     33 Kahveci oy vermiş.

41 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!

Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 Deniz Fenerinin Güncesi: Seyfullah Çalışkan


AYLAK KENTİN TRENLERİ

Bir şiirin dalına tutunup, kendini çok eski zamanlara atmak günahtır. Cümleleri aklına düştüğü gibi yazmak, içindeki sesin dilinden konuşmak zayıflıktır. Yağmurlu bir güne kaçıp saklanmak, trenin penceresinden hızla akıp geçen evlere, sokaklara dalıp her şeyi unutmak yanlıştır. Ne güzel yanlışlıklar, ne güzel zayıflıklardır onlar.

Bizim kaderimiz bütün kitaplara, filmlere inat, bir akşam üzeri karşılaşmakmış. Ona, kuşlar son sözlerini söylerken ve sokaklar yorgunken gitmiştim. Arabaların sivri ışıkları, ağaçlara, kaldırımlara saplanıyordu. Ondan önce bir sevgilim olmamıştı ve beklemelere çok acemiydim. Sabırsız, heyecanlı ve korkaktım. Gecen onca zamana rağmen, o akşam, hala sıkça anılarımdan çıkıp karşıma dikilir. Ellerim terler, dilim tutulur. Hala, kumrular sustuğunda, ezanlar o parkın köşesinden karanlığa dağılır.


Yaz geldiğinde o parka sabahları iki aşığın geldiğini bilirim. Önce gelenin en serin gölgeyi seçtiğini, gazete ya da kitap okurken çay içtiğini de... En geç yarım saat sonra da diğeri gelirdi. "Bir sade kahve lütfen " diye garsona siparişini verirken sigarasını ve çakmağını çantasından çıkarırdı. Ağaçların gölgesi çam, kahve, çiçek, çimen ve sabah kadar güzel o kadın gibi kokardı. Yüksek çamların gölgesindeki salıncaklar ikindi sonrası çocuk kaynardı. Düz saçları parlak çizgiler gibi boynunda oynaşan o küçük kız havuzdan hep su taşırdı. Çimenlere doğru uzanan derenin kıyısında köyleri vardı. Köyler, bütün derelere çok su isterlerdi ve mutlaka köprüler... O küçük kız bunu hepimizden daha iyi bilirdi. Oyun bittiğinde oyuncaklarını toplayıp, dereyi ve köprüyü geceye bırakır, isteksizce evine giderdi.

O kentte, zaman bile trenlerle söylenirdi. Oturay geçtikten sonra öğlen ezanı okunurdu. Ankara Ekspresi vagonlarının peşinden sürükleyerek o kentin akşamını getirirdi. Soma treni istasyona vardığında memurlar mesaiye başlardı. Asker treni istasyondayken sen Uluparkta beni beklerdin. Çocukluğumun her gün bana biraz daha küstüğü, bıyıklarımın terlemeye başladığı ilk gençlik zamanlarımda, ben o kentin sokaklarında geceleri ıslık çalarak kaygısızca gezerdim. Trenler gelip geceyi bölerken Laleli bağlarında üzüm salkımları uykusundan uyanırdı.

Sabah kokulu o kadın sevgilisini kahvaltıya çağırdı. " Kahvaltıya bekliyorum seni, sakın unutma. Sadece ekmek getirsen yeter." dedi. Adam, kendi sesinden bile çekinerek usulca geleceğini söyledi. “Ekmek dışında başka bir şey istemez misin?" diye sordu. Kadın ‘hayır’ anlamında başını salladı. Sabah kokulu o güzel kadın, ekmek ve sevgilisini istiyordu. Sabahı sevgilisiyle bölüşmeyi ve gün batana kadar sevişmeyi...

Uzun zamandır aşkın yoluna hiç çıkmadım. Gördüğümde yolumu değiştirip uzak sokaklara kaçtım. Tanımazdan geldim, yüzüne bile bakmadan selamsız geçtim. Şair “aşkın olduğu yürekte akıl tatile çıkar” diyor. Tepeden tırnağa kadar haklı olduğunu biliyorum. Yine de son günlerde canım yağmur çekiyor. Sokakları göllenmiş, saçakları şarkı söyleyen o kenti özlüyorum. Trenler İzmir'e doğru aksın, ve sokaklar yağmur koksun istiyorum.

Ertesi sabah sevgililer parka gitmediler. Sabah kokulu kadının sevgilisi tren saatinden az sonra evden çıktı. Çarşıya, Beyaz Fil’e kadar yürüyerek çiçekçinin yanındaki dükkandan kıymalı börek aldı. Tarzan heykelinin köşesindeki fırıncıdan aldığı iki ekmeği poşete koyup yürüdü. “Acaba biraz meyva da alsam mı?” diye düşündü. Kendisinden bile gizlenerek, etrafına bakmaya bile utanarak gidip zili çaldı. Otomatik her zamanki gibi tutukluk yaptı, kapı açılmadı. Kadın aşağı inip kapıyı açıncaya kadar heyecanla bekledi. Sanki herkes kendisine bakıyor hissine kapılıp, utandı. Kapıdan dönüp gitmeyi defalarca aklından geçirip, erkekliğine yediremeyip bekledi. Sabah kokulu kadın onun elindeki poşeti alıp, yüzünde cıvıldaşan gülücüklerle, oturduğu daireye çıkardı.


Çocuk zamanlarımdan yırtılan bir akşam üzeri hala o trenin penceresinden pamuk tarlalarına el sallar. Çelik köprüden geçen tekerleklerin sesi, birbiri ardına akan vagonların gölgesi sulara düşer. Köprü altından kiremit rengi Gediz akar. Sazlıklardan, duvar gibi uzayıp giden söğütlerden kuşlar havlanır. Gediz üzerinden terli atlar gibi koşup gelen tren Manisa'ya girer. Alaybey sokaklarına demir tekerleklerin fren çığlıkları dağılır. Küçük çocuklar Nisan ortasında istasyonda taze çağla satar. Aceleyle vagonları dolaşıp su, simit satar.

Parkta hep sabahları buluşan iki aşık o gün ikindiden sonra geldiler. Havuzun etrafındaki yediveren asmasının gölgesine oturdular. Aşağı doğru uzanan üzüm salkımları henüz koruktu ve koyu yeşil renkteydi. Birlikte çay, su içip, sigara telleyip gülüşerek konuştular. İkisinin de gözlerinden tüten bir buğu, yüzlerinde tatlı bir huzur vardı. Çam ağacının dalına asılı hoparlörden parka yayılan şarkılara eşlik ettiler. Erkek bir kaç kere sevgilisinin elini avuçlarının arasına alıp bir şeyler söyledi. O gün olanları biliyorum.

Sabah kokulu güzel kadın oturduğu dairenin kapısını açıp sevgilisini içeri buyur etti. Kapıyı kapatıp ayakkabıları yerine koyduktan sonra sevgilisine sımsıkı sarıldı. Saçlarının, boynunun kokusunu içine çekti, yanağını onun yüzüne yapıştırdı. Biraz geri çekilip sevgilisinin yeşil gözlerinin içine bakarken “Hoş geldin, ne iyi ettin de geldin; ben çaya bakacağım, istersen mutfağa gel.” dedi. Sonra da “Yumurta ister misin?” diye sordu. Erkeğin kendini rahat hissetmediği sorulara verdiği “evet, hayır, olur” gibi kısa yanıtlardan belli oluyordu.

Kahvaltılıkları birlikte salondaki büyük masanın üzerine taşıdılar. Bal, tereyağı, birkaç çeşit peynir, zeytin, domates ve salatalık yediler, fincan fincan çay içtiler. Bütün pencereler açık olmasına rağmen sıcak kendini hissettirmeyi başlayınca kadın vantilatörü çalıştırdı. İçeride tatlı bir esinti gezinmeye başladı. Sohbetle birlikte kahvaltı da öğleye doğru uzadı. Kadın raftan bir kaset seçip müzik setine koydu. Sevgilisine “Burası daha serin, gel kanepeye otur.”dedi. Kendisi de sevgilisinin yanına oturdu. Yeniden birer sigara yaktılar. Kadın sevgilisinin üzerine uzanıp onu öptü. Yeniden, bir daha, bir daha öptü. Ellerini sevgilisinin teninde dolaştırmaya başladı. Kısa süre sonra kendilerini yerdeki halının üzerinde uzanmış buldular. Artık durulacak zaman aşılmıştı. Sırılsıklam ter içinde kaldıklarını ve öğlen sıcağını bile çok sonra fark ettiler. Kadın boynundaki saçlarını başının yukarısında topladı. Göğsü hızla inip kalkarken erkeğinin gözlerine baktı. Çenesinden süzülen ter damlası kadının memelerinin arasındaki çizgiyi izleyerek aşağıya yuvarlandı.


Sıcağı beter bir yazın gölgesinden parkları, dallarda durmadan sevişen kumruları anlatmak kolaycılıktır. Havuzda durmadan yıkanan üç ördeği anlatmakla asfaltın eridiği öğlenleri avutamazsınız. Ama sonra gölgeler sokaklarda uzayıp, güneş Bozköy üzerine çekildiğinde sokaklar kalabalıklaşır. Parkların fıskiyeleri sıcaktan bezmiş çimenleri öğlen uykusundan uyandırır. Bekçilerle havuzda yüzen çocuklar arasında her gün görmeye alıştığımız o bildik kovalamaca başlar. Arada sırada nerden geldiği belli olmayan bir esinti şehri okşar, dallarda oynaşır.

Keşke durup dururken, tam şimdi bir yağmur başlasa. Perşembe pazarı şaşırsa, şehrin dili tutulsa. Ben yine trenin camına yanağını yapıştırmış o küçük çocuk olsam.


Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,419,419,419,419,419,419,419,419,41     22 Kahveci oy vermiş.

15 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!

Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 Misafir Kahveci : Türker Ayyıldız


TUTUNAMAYAN TUTANAKLARI

merhaba.. diyerek başlar söze..Mor Paltolu Makus Kadın..
saat öğle üzeridir.. akrep, yelkovan, zemberek, vesaire
cümle saat parçacıklarının hiçbiri bilmez oysa öyle üzerinin
neyin üzerinde olduğunu.. pazardır.. ve birçok evde hala
kurumayan çamaşırlar asılıdır.. (bu tutanak adı geçen
saygıdeğer şahıslara fark ettirilmeden tutulmuştur..ve aslına bakarsanız bir başucu kitabına imrenilerek yazılmıştır..Karizması ve karakteri sağlam olmayan yazarlarımızdandırlar..iyi saatte bulunsunlar.. )

merhaba nasılsınız..diye cevap vermiştir.. otomatikman.. Sarı Kazaklı Bedbaht Bey..
görmedim geldiğinizi..
yoksa gerçekten geldiniz mi..? burada mısınız..? bugün pazar..
beni hala güneşe çıkarmadılar.. neden çıkarmadınız beni..
benim bir hayal kahramanı olduğumu, (sizin de ) neden bir
önceki paragrafta belirtmediniz..

anladım.. olsun olsun.. ben iyiyim..
yada iyiyim mi demeli..iyiye yakınım mı? Yakın mı olunmalı
iyiye.. boş verin.. Bedbaht Bey.. Siz nasılsınız..?
(belirteceğiz sabırsızlanmayınız.. ne kadar hayal ve ne kadar
kahraman olmadığınızdan acı ile bahsedeceğiz.. )

iyi sayılır, ayılmaya çalışıyorum efendimiz..
(demek siz de içtiniz dün gece..) hem de tüm gece içtim efendim..
tüm gündüz içtim.. tüm içkilerimi başarıyla bitirdim ve fazla meze
kullanmadım kızarsınız, gücenirsiniz diye..
(şüpheniz olmasın ki ; memleketimizin içine düştüğü kötü ekonomik durumlarda ,
tüm alkolikler ve alkolik tutunamayanlar kendilerine düşen
görevlerin bilincindedirler, ve vazifelerinin başındadırlar..)
kolum, gömleğimin kolu yani, ketçaba bulaştı..
hesaba yazmasınlar diye peçete bile kullanmadım..
ketçap lekesi çıkar mı'yı konuştum uzun uzun, tarifler aldım,
tarifler uydurdum kendime, önce emdim sonra tuz döktüm
lekenin üstüne.. garson ve yandaşları Alo Ayşe Teyze servisini
aradı ama o anda tüm Ayşe Teyzelerin kahve ve çimen
lekesi vukuatları sebebiyle meşgul olduğunu öğrendik acıyla..
lakin sabah kafamın üzerinde park etmiş olarak buldum tüm şişeleri..
tüm boş şişelerin meçhul bir damperli kamyon tarafından beynime
yıkılmış buldum.. hayatını sokaklarda geçiren köpeklerinden
başka arkadaşı olmayan bir dilenci gibiydim..
(özür dilerim efendim dilenci yanlış bir isimlendirme oldu..
az önce tasvirini yaptığım saygıdeğer kişilerin dilendiklerini
hiç görmedim.. hiç görmedik efendim..) ve köpeklerimden bir
kısmı sanki sabah kadar havlamışlardı yanı başımda..karanlığa doğru..
kesik kesik..boğuk boğuk..uzaktan yakından havlamışlardı sanki..
bazısı havlamıştı bazısı ürümüştü efendim..uzaktan kervanlar mı geçmişti..
saçmalıyorum sanırım efendim? kendimi saçmalamaktan alamıyorum..

başınıza mı yıkıldılar..
(acı ile gülümsemeyiniz efendim) bat dünya bat demeliyim sanırım
..bat dünya bat.. (tüm boş bira şişeleri.. öyle mi..
bira göbek yapar ayrıca.. hamallık yapar.. kriz yaratır bünyede..
tüm büyük Türk Erkekleri, Rakı içmelidir..
ve bu en azından milli içeceğimiz rakının geleceği için,
birinci sınıf adisyonlardaki tutunabilirliği için yapılmalıdır..
rakının tutunamayanlar üzerindeki bedbaht etkisi de siz ve diğer
sayın tüketiciler tarafından unutulmamalıdır.. yerli malı haftalarında
kurulan çilingir sofralarının haklı gururunu yılın diğer haftalarına da
itinayla yayılması milli bir görev olarak benimsenmelidir..
yerli mallarımız sadece senede bir hafta değil her zaman hatırlanmalıdır..
bu ülkemizin döviz rezervi bakımından hayati önem taşır.Yeni bir
rakı mezesi bulunmalıdır..Patlıcanlı Döviz Rezervi Pilakisi olmalıdır
adı ve kesinlikle bira tüketicilerinin bu lezzetli mezeden tatmaları
engellenmelidir.) aynen öyle efendim..
batsın dünya batsın.. Boyabat da batsın efendim ..bat Boyabat bat..
kulağa hoş geliyor duyuyor musunuz..?
(Lakin rakı içemiyorum desem sayın efendim..
rakıyla suyun kendi renklerini bırakıp ikisinde de olmayan başka
bir beyaza geçmelerine dayanamıyorum desem..Ve bu esas oğlan
beyazın bünyemde oluşturduğu tahrifatı anlatsam da
inanamayacağınızı söylesem sayın satırlarımda..
ve bana ayırdığınız kalbiniz kadar temiz
(saklar mısınız efendim hatıra defterlerinizi)
bu paragrafta sizin alkol durumunuzu sorsam içtenlikle..
lodosunuzu sorsam.. karayelinizi..)

hm mm.. mümkünse..
lütfen.. ben de günlerdir alkol alamadım..
standart haftalık alkol programım bozuldu..
ne kadar muzdaripim bu durumdan anlatamam..
belki siz anlarsınız yine de..

anlarım tabii..
hatta en iyi ben anlarım efendim.. en çok ben
anlarım..ah efendim ..sayamayacağım kadar çok
dalda anlama rekorlarım vardır efendim.. birinciliklerim
,ikinciliklerim,üçüncülüklerim vardır..
(neden içmenizi engelleyen bu vahim şey nedir..?
Tanrı hafta sonlarını tutunamayan kullarım zıbarana
kadar içsinler ve tatil bitimine kadar inlerinde ağnasınlar
diye yaratmamış mıdır..? ve yüce meclisimiz bunu dokuz
günlük tatillerle desteklememişler midir..?)

ne kadar vahim bilemiyorum
...yada buna vahim mi demeliyiz..ama iş çıkış saatleri
(istifa ediniz efendim..alkol işinize engel oluyorsa kati
suretle işinizi bırakınız..) ve eve dönüş saatleri..
ve birlikte alkol alınabilecek arkadaşlarla zaman tutmazlığı
..(içmeyiniz efendim..arkadaşlarınızla alkol almayınız..alkol
arkadaşlıklarından doğan her türlü insan ilişkilerinin normal
olmadığı klinik deneylerce ispatlanmıştır efendim..) terslikler..
bir de bir şeyi ne kadar istersen ne kadar ihtiyacın olursa
o kadar uzağında olur ya.. öyle işte.. tanrım tanrım tanrım..
beni neden böyle yalnız bıraktın bu hafta sonu.. neden unuttun
ben tutunamayan kulunu.. ve tanrım ne korkunç bir pazar günü.
. aslında bir pazar gününe yakışır derecede sessiz ve gri ..

alkol.. sadece bir dönem çok uzağımdaydı..
kahredici günlerdi.. şükür bitti.tanrım.. benim payıma düşen alkol
oranımdan birazcık Makuz kuluna lütfen.. lütfen birazcık da ona..
birazcık ta tuzlu beyaz leblebi..
(lüks çerezimiz bozuldu servise gönderdik efendim..
Bu senenin mahsulü lüks çerezlerde üretim hatası varmış efendim..
ama toprak mahsulleri ofisi onaylamadığı için garanti kapsamına
alınamıyormuş kıymetli çerezlerimiz..ne yazık değil mi..ne kadar
bedbaht bir durum..)

ne kadar iyisiniz..
hakkınızı benimle paylaşmaya razısınız..
ama yukarıdakinin buna yanaşacağını hiç sanmam..
zira.. haklarımızı kullanmakta da yalnız kılınmışız bizler..
bana öyle geliyor..

tanrım tanrım çekil soframızdan..
ben kadehimi ustamla paylaşacağım acımı da.. sen karışma..
Ayşe Teyzem de karışmasın.. ben kendi tarifimi kendi tarihimden
çıkaracağım.. soylu geçmişimden ve kaçınılmaz düşüşümden..
En iyiyken bırakmalıydım tutunamamışlığı..
en zirvedeyken.. haklı şöhretimin zavallı yalnızlığına bir
gün herkesin alışacağını daha önceden tahmin etmeliydim.. hayır hayır..

(sanki nedense bunlar son demlerimmiş
gibi hissediyorum.. son zamanlarda en iyi hissettiğim budur.. neyse ama.. )

bahardandır.. desem.. tehlikelidir çünkü
bahar ayları.. (Bu arada ne kadar sevdik değil mi ustam millet olarak
ikinci baharı.. ne kadar biz oldu ali haydar ve çocukları..
ama ben vakkası daha çok sevdim desem.. sebebini bilmediğim
bir duyguyla onu yüreğimde yücelttiğimi size ifade etsem..
ama isterseniz çıkartalım tutanağımızdan bu bölümü..
yerine başka bir dizi koyalım.. Ali kırca abimin saçlarını koyalım..
haber kuşağı koyalım.. gökkuşağı altında yirmi bin fersahı koyalım..
siz nasıl isterseniz.. onu koyalım)

öyledir.. hatta siz bahardandır da diyin..
ama bilemiyorum.. ben başka bişi söyleyeceğim.. tom waits'in şarkısı..
little drop poison.. bu şarkı.. dinlenilsin.. hatta mümkünse yeterince
yüksek volume'le.. burada hatta.. tutunamayanlarda da dinlenilsin..
(dinlemeyenleri cezalandıralım desem.. yeni bir ceza şekli için
sayın emniyet birimlerimizden yardım istesek diye devam etsem,
ama durun lütfen çok ileri gitmiş olurum sanırım.. çok ileri
gitmek kimseye fayda getirmeyecektir.. kendi adıma biraz önce
kullandığım talihsiz önerim için affınıza sığınıyorum.ayağımızı
yorganımıza göre uzatmalıyız.. çünkü bir milleti millet yapan
değerlerin en başında yorgan boylarının ayaklara olan dağılımı
gelmektedir.. hele hele ayak yıkama alışkanlığının hayli düşük
olduğu (bünyesinde yatılı okul bulunan) illerimizde bu husus
ehemmiyetle dikkate alınmalıdır..

alt yazı lütfen.. dil yetmezliğim vardır
bilirsiniz efendim.. dilim hiçbir şeye yetmez bu saatlerde..
ama açıklarsanız efendim seve seve dinlerim.. dinlettiririm
de tüm tutunamayan gecelerime.. talihsiz önerinize gelince
hiç duymadığımı farz etmenizi temenni ederim..
(bu bölümün tutanağımızdan çıkartılmasını talep ediyorum..)

hangisine alt yazı geçeyim..
şarkının adına mı.. (yada anlamına mı ? ne anlatır..
ne söyler.. bu da bizim haddimize düşen soru olsun..)
şöyle ki.. şöyle başlıyor sözüne: şehrimi küçük bir yudum
zehirle seviyorum.. (yada küçük bir yudum zehriyle..) sonra
şöyle diyor.. çok yalnızım.. bütünüyle.. dostlarımı
filtrelerinin dibine kadar içiyorum..
(sigaralarını kastediyor olmalı..) ama yağmur yağdıktan
sonra bir parça daha temizlenmiş hissediyorum.. (sonra soruyor..)
dünyayı şeytan tanrı uyuklarken mi yarattı ve ekliyor..
biri söylemişti, bir kemikten dilediğin dileğin asla kabul edilmez..
(kemikle ay'ı kastettiğini düşünüyorum.. başka şarkılarına geri
dönüşler yaparak..) ve.. durumu şu ki.. O (kadın yani) kendisini
sonbaharda terk etmiş.. duvardaki onun resmiymiş.. ve her zaman
o küçük bir yudum zehirden varmış O'nda.. bir de bulunduğu bu yerde..
her gün biraz kaybedermişsin..ve diğerleri sana ödetmek için her
zaman bir yolunu bulurmuş.. milyonlarca yolları varmış, sana ödetmek için..
bunun gibi..

teşekkür ederim.. gerçekten güzel..
yada buna güzel mi demeli.. güzel olmayan bir durumu anlatan
(en azından bizler için) bu sayın paragrafınıza nasıl bir
beğenilirlik eklemeli.. yada neyi nasıl beğenmeli..
ortada beğenilecek bir durum olmadığının kati suretle farkındayken..
hem sizin gönlünüzü alacak hem de anlattığınız bu acı
senaryosuna veya bunun gibi nice şiire, öyküye nasıl bir
hitap getirilmeli..? benim içimden başınız sağ olsunla,
allah kurtarsın arası bir şeyler geçiyor.. ama bilmiyorum sayın ustam..
bilmiyorum..''

buna güzel demeli mi diye ben de çok sordum kendime.. sorarım da hala ara sıra.. ama buna denebilecek tek şey: bat dünya bat.. bana öyle geliyor yani.. evet.. biz diyeceğimizi dedik sanırım..

bat dünya bat..
batsın bu dünya batsın..müsaadenizle bende
öyle demek isterim..

ne demek müsaade sizindir..
her zaman..

eyvallah..bir dir tutunamamışlığımız..
bir dir kitabımız ve yangında kurtarılmayacak ezeli ve ebedi tarihimiz..

öyledir.. bu sıkıntılı pazar
kokusu var ya.. boğacak galiba beni bu pazar.. bir de bu
kent var ya bu kent.. batsın bu kent de.. hatta dünya,
batmaya önce bu kentten başlasın..

kötü.. hele bugün..
çok hissettiriyor kendini..
( doğduğum şehirden mektup getiriyor yaz söylenceleri
çocukluğum yine kendini öldürmüş.. üzülüyorum..)

ah evet.. ne yapacağız.. ne yapacağız..

pazarları sevmeyen çocuklar tanıyacağız..
(yatılı okul koridorlarını anımsatıyor sokak lambaları..
ütüsüz mintanlar içinde yalnızlıkların büyütüyor çocuklar..
siz onları hiç bu halde görmediniz.. tren garlarında bir aşina yüz uğruna..
bildikleri tüm oyunları unutuyorlar..
pazar günleri en çok anneleri geliyor akıllarına..
pazar günlerinden nefret ediyorlar..)

ben de çocukken hiç sevmezdim pazarları..
sonra büyüdüm.. ve bu arada.. kendisi pazar günü olan
bir çocukla da tanıştım.. hepsi hepsi.. canıma kastediyordu bunların..
çok soğuk.. üşüyorum.. (suları çekiliyor antik marmaranın..
Bizanssın şiirlerine saldırıyor martılar..
kırmızı gözlerinde parlayan açlık zamansız bir savaş oluyor sur diplerinde..
milyonlarca sevgilinin tırnaklarını unutarak kazıdıkları kalpler..
anlamsız harfler yumağına dönüşüyor kendiliğinden..
Erosu mitoloji kitaplarına gömerken..
gece yarısı cumhuriyetleri kuruyoruz köşe başlarında..
"kral öldü yaşasın kraliçe "çığlıklarıyla.. en zavallı pezevengimize..
kız kulesinin bakire sularını teslim ediyoruz..
ve biz kimseyi sevemiyoruz artık.)

pencereyi açmışsındır belki efendim
havalansın diye..

pencere hep açıktı..
hiç kapamadım ki..(duvarları yoktur odamım.. hepsi penceredir..
kocaman pencereler.. hep açık kalan.. ve kapatmaya cesaret edemediğim..)

sonra pazar girdi odana..
üşüdün.. perdelerinde.. tom waits'in şarkısı.. little drop of poison..
(anladım efendim niçin odanızın kireç tutmadığını..
haddim olmayarak kocaman bir hiçlik duygusuyla anladım..
yüzünüzün nasıl güleç olduğuna anlam veremedim lakin..
affedin beni.. yada değiştirelim size aykırı gelen o
şarkının kireç ve güleç olan kafiyelerini,
değiştirelim tanrının uyukladığı bir saatte..
şeytanla işbirliği öneriyorum size efendim..
başka bir kurtuluşu yoktur şiirlerin..)

öyle sanırım..
hatta perdelerimi de açmadım hiç.. görmedim daha dışarıyı..
yağmur yağmış galiba.. ilk uyandığımda, başımı çıkardım
perdenin altından şöyle bir baktım.. ıslaktı..
daha doğrusu kaldırımlar kararmıştı..

evet yağdı.. ama adam gibi yağmadı..
sinsi çirkin bir yağmur.. İzmir'i çok özledim efendim..
yağmurları çok güzeldir.. adam gibi yağar.. yağmur gibi yağar..
sım sıcak ve eski şarkılar gibi yağar..
insan yalnız kalmak için bahane arar bu yağmurun altında efendim..
ıslanmak için bahane arar..

İzmir'i hiç bilmem ki..
bir parça olsun.. hiç bilmem..

hele serde parasız yatılılık varsa..
direk sana yağar.. direk senin için ıslanır.. sokaklar.. kediler..
(İzmir'i başkentimiz yapalım efendim..
Ankara'nın bahtı karalığı şaibe içindedir..
Ankara'nın taşına bak gözlerimin yaşına bak marşımız ithal
lenslerin reklamında kullanılmış ve tarihsel misyonunu yitirmiştir
sayın tutunamayanım..)

bazılarının kendi yağmuru vardır..

haklısın bazılarının da çalınan yağmurları..
(aslında ahmakça kaybettiği) lakin çalınan birazcık.. avunma biçiminde..

kaybettikten sonra yağmurunu..
bir daha yağmaz mı hiç o kaybedenin üzerine yağmur..

aynı yağmur yağmaz sanırım..
bir başkası belki.. ama ceketinize paltonuza yakışmaz hiç..
kokusu farklıdır, sıcaklığı..
hatta kaldırımlara düşerken çıkardığı ses bile farklıdır..
yüreğinde kağıt gemiler yüzdüren çocuk meselesidir..
giden ne senin yağmurun ne başkasının yağmurudur..
içindeki o çocuğun ölmesi yada öldürülmesi meselesidir..
(şimdi anladınız mı efendim neden yıllardır ağlayan çocuk
resimleri toplarım soysuz lokanta duvarlarından)

ama yine kendi yağmuru değil midir..?

bilmiyorum.. efendim ...

bana kalırsa..
yağmurunu çaldıramazsın.. kaybedemezsin.. yağmur seninle kalır hep..
yalnızca yağmurun ,değişir, değişebilir yada sen değişirsin..
bir şeyleri kaybettikten sonra olur bunlar.. (o zaman bu acı niye..)
bilmem ki.. yağmurun olması her zaman başının üstünde..
sadece sana yağması.. bu acıdır zaten.. ama zamanla bu acıyı benimsersin..
bir yudum zehir gibi.. bazen işte.. bilemiyorum.. zehir..
dozunu ayarlamakta hepsi.. yerine göre zehir yerine göre panzehir..

her şey yerli yerinde sanırım..
herkes hak ettiğini yaşıyor efendim sonbahar şiirlerinde..
kim ne kadar imge doluysa göze aldığı virajlarda o kadar savruluyor..
bizim elimize vermesinler efendim çok tehlikeli bir oyuncak bu..

ve sen sanırım muhtaçsındır bu zehre..
ama bazen titrer ellerin dozunu kaçırırsın..
her şey yerli yerinde evet.. ama en başında yer seçiminin yanlış
yapıldığından şüphe ediyorum ben..

bilmiyorum efendim..
İzmir hala işgal altında.. kurtaralım İzmir'i,
ben Hasan Tahsin olurum.. siz rolünüzü kendiniz seçin efendim..
piyeslere hiç seçmediler beni.. gerçeğinde oynatın mümkünse..
bir de vali konağını ele geçirdiğimizde kocaman
bir şiir okumak istiyorum.. (vaktimiz kalırsa efendim..)
boğazımı yırtarcasına.. gürül gürül.. dinleyenlerin gözleri dolmalı..
boğazları düğüm düğüm olmalı efendim.. içinde re harfi geçmeyen
bir şiir ısmarlamalıyız acilen.. memleketimizin kovulan
şairlerinden rica etmeliyiz vakit kaybetmeden..
efendim duyuyor musunuz beni..?

Türker Ayyıldız

ADODB.Field error '80020009'

Either BOF or EOF is True, or the current record has been deleted. Requested operation requires a current record.

/sayilar/20040113.asp, line 0